Gerçek hayat hikayelerinden esinlenerek yazılan senaryoların, pornografik etkisi, özellikle yerli sinema ve televizyon üretimlerine sirayet etmiş durumda. Hayal etmenin güzelliğini ve benzersizliğini elimizden almaya, izlediğimiz her işi magazinsel olarak okumaya doğru bizi iten, izlerken yaşanılan deneyimin sonunda, seyirciyi sığ sorularla baş başa bırakan bir durumla karşı karşıyayız. Gerçekten öyle miymiş? Tüm bunlar gerçekten yaşanmış mı? Ya ben de bu durumda kalsaydım? Neredeyse, her film ve dizi Müge Anlı programına dönüştü. Müge Anlı’dan haberdar olup izlediği için, kınayıp, burun kıvırdıklarımıza, bir özür borçluyuz bence. Müge Anlı’dan kastım, o kuşakta yayınlanan programların tümü. Müge Anlı ve diğerleri… Kırmızı Oda, Masumlar Apartmanı, Doğdun Ev Kaderindir… gibi dizilerin yapım/yönetim kalitesi dışında (ki seyircinin kalite konusundaki seçiciliği hepimizin malumu), izlenmesinin en büyük nedeni; İzlerken yarattığı katarsis etkisi elbette. Oh be! benden kötü durumda olanlar da varmış. Vay anasını! İnsanlar nelerle uğraşıyorlar! Şükür! Çok şükür! Şükür!
‘Gerçek bir hayat hikayemi’ anlatmak üzere, bilgisayarın başına oturduğumda, yazıya böyle başlamak aklımın ucundan dahi geçmemişti. Tek bir şey vardı aklımda; 13-14 yaşlarım ve belimden aşağı sarkan upuzun sarı saçlarım. Gündüzleri sıcak, geceleri soğuk geçen Temmuzlardan birinde, günlük rutinlerim çok değişmese de o yıl başka bir heyecan içerisindeydim. Uyanır; kahvaltından sonra, evdeki kadın güruhunun kendi aralarındaki konuşmalarını dinler, ben anlamayayım diye, çerkesce baktıkları kahve fallarına kulak kesilir, tam da saat 12.00 civarı kendimi sokağa atardım. İçin için, bana da fal baksalar keşke, diye düşündüğümü anımsıyorum. 13 yaşında, bir kahve falıdan beklentim yalnızca; alfabetikti. Yani fincanda, hep şahit olduğum üzere, harflerin çıkmasını istiyordum; ama alfabedeki rastgele harfler de değil elbette. G harfi mesela yada H. Ö de fena değil, o da olurdu. Ancak, falı bakan kişinin gördüğü bir harf, aklınızdaki kişinin ismi içinde yoksa, soyadında aramak; çerkesce konuşulsa da anladığım kadarıyla, gerçekçi bir yaklaşım değildi. Çünkü elbette bilirsiniz ki, kahve falları her zaman gerçeğin ta kendisini yansıtırlar. Bunu zamanla öğrendim. Kuzenimin, aslında annemin kuzeni, bisikletini alıp kendimi sokağa attığımda, genellikle, güneş tepede ve hava 45 derece olur ve fakat bu durum benim umrumda olmazdı. Bisikletle birlikte, yine kuzenimin walkmanini alır, akşamları bahçedeki çardakta da dinlediğimiz kaseti içine yerleştirir; tekrar ve tekrar ve de tekrar, aynı şarkıyı dinler, hep aynı sokaktan geçerdim. Kaset Leman Sam’ın, sokaksa Gökhan Abi’nin (aramızda çok yaş farkı yoktu bence -10 yaş- ama abi demek durumdaydım.) evlerinin olduğu sokaktı. Gökhan Abi’nin çalıştığını biliyordum ama yine de dön dön o sokaktan geçmek benim için çok önemliydi.
Akşamları hava serinler serinlemez, çardağa inilir, gündüz sıcak yüzünden yenilip içilemeyen her şey tüketilir ve sonra büyükler, bahçeyi gençelere bırakırdı. Gökhan Abi, her akşam gelmezdi ama geldiğinde de yemekten sonra gelirdi. Ben yemeğe, beni uzun ve yaşımı da büyük gösterdiğini düşündüğüm için topuzumla katılırdım. Hangi gün geleceğini bilmediğim için de hep hazırlıklı olmak durumundaydım. Genelde de bahçe kapısına arkam dönük oturuyordum. Bugün bile neden sırtımı kapıya döndüğümü, anlayamıyorum! Hala benzer şekilde davrandığım da oluyor gerçi. Neyse. O akşam, çardağa en son ben indim. Biraz da keyifsizdim, muhtemelen gündüz, bisiklet kullanırken başıma güneş geçtiği içindi. Tam olarak hatırlamıyorum. Hatırladığım; bahçeden gelen kahkahalara kayıtsız kalamayışım. Halsiz olsam da topumuzu yaptım ve yanlarına gittim. Gökhan Abi de gelmişti. Beni görür görmez Dünya’yı kurtarmayı bırakıp ve biraz da müziğin sesini kısıp, hep bir ağızdan benimle ilgilendiler. Herkes bir şey söylüyordu. Sen yokken sohbetin tadı çıkmıyormuş dediler, her zaman oturduğum yeri işaret ederek. Biraz utandım ama hoşuma da gitti. Sonra bir anda gelişim sıradanlaştı ve bir şairden bahsetmeye başladılar. Muazzam eserleri varmış, nasıl olur da, hiçbir şey anlatmaya çabalamadan her şey tek bir dizede anlatılırmış… Masadaki kızlardan biri, sohbetin akışını değiştirmek istemediği için sesini biraz düşürerek, Gökhan’ın kulağına doğru eğildi ve şöyle dedi; N’oldu Gökhan kızla, toparlayabildiniz mi durumları?
Ertesi gün ancak, hava biraz serinlemeye başlarken kendime geldim ve bir şeyler yiyip kimseyle de konuşmadan, walkmani alıp (içinde aynı kaset vardı) evden çıktım. Saçlarım dağınıktı, annem taramak istedi, izin vermedim. Bütün toklalarımı çıkardım, elimle düzelttim saçlarımı ve bisiklete bindim. Kulağımda yine Leman Sam şarkı söylüyordu; ama o gün Gökhan Abi’nin evinin önünden geçmedim.
Bir arkadaşım, izlediği bir tiyatro oyununun, tekstinde şu cümleyi yakalamış; ‘Herkes beğenilmek istiyor, kimsenin sevmeye cesareti yok’. Anlattığım hikayeyle direkt olarak bağlantısı olmasa da anlatmadıklarımla net bir şekilde bağlantılı bu cümle, o yüzden tam da burada kalsın istiyorum.







