Ellerimin kuruluğundan şikayet ettiğimde, cümlemi bitirmeden krem sürmem gerektiğini söyleyen birinin beni gerçekten dinlediğinden ve anlamaya çalıştığından şüphe ediyorum. Korona virüsünün Türkiye’de tespit edildiği 10 Mart 2020 tarihinden bu güne dek, el yıkamak üzerine, doktorlar tarafından yapılan paylaşımlar, hazırlanan tanıtım filmleri ve tüm bunların paralelinde her mecrada daha sık görmeye başladığımız el kremi reklamları… Tüm bu gerçeklik içinde ellerinin kuruluğundan şikayet eden biri, sadece elleri kuruduğu için şikayet ediyor olamaz. Ve alacağı kremin markasıyla ilgili de tavsiye beklemiyordur, sanırım. Eğer açıkça bunu sorduysa işler değişir tabi ama bunu bilebilmek için de karşınızdakini anlayabilecek kadar dinlemeniz gerekir. Ne büyük iş!
Kendini bir türlü doğru ifade edemediğinden muzdarip olanlarımızın sayısı bir hayli çok. Dürüst olmak gerekirse ben hepimizin, fazlaca ‘anlatmaya’ istekli olduğundan eminim. Fakat bir diğer yandan sevdiklerimize, birbirimize olan merakımız, hızlıca reçete yazmak kadar bir yere sıkıştı ve kaldı. Zamansızlıktan? Sanmıyorum.
Eşiyle sorun yaşayana boşan, psikolojik problemleri olana psikoloğa git, işsize iş bul, diyerek tavsiye vermenin arkadaşlık veya yakınlıkla uzaktan yakından ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Karşımızdaki her kim olursa olsun, zekasını sizinkinden düşük görmek ve dinlemeyip anlamadan; ‘problem çözen’ kişi olmanın hazzına varmak için reçete yazarken, komik duruma düştüğünüzü bilin istedim. Ve size Nasılsın, diye sorup cevabını merak eden yakınlarınızın da kıymetini bilin. Gün geçtikçe sayıları azalıyor çünkü.
Bu benim kendi tespitim değildi… Konuştukça güzelleştiğime ben karar vermedim. Ve hatta benim arkamdan, hakkımda kurulan bu cümle, bana iltifat olarak da söylenmedi.
‘Bu kızı biraz fazla abartmışsınız, öyle pek de bir özelliği yok, konuştukça güzelleşip yüzüne bakılır hale geliyor…’ gibi devam eden bir cümleydi sanırım. Devamı da vardı ama duyacağım kadarını duyduğum için gerisini dinlemedim.
Arkadaşım, kendi arkadaşının benimle ilgili bu yorumunu, saçma ve komik bulduğu için(?), bana anlatır anlatmaz, aklımdan geçen ilk şey; bu cümleyi hemen bir tshirtün üzerine yazdırıp gururla taşımalıyım, oldu. Ceylan’ın çocukluk arkadaşı Özge’ye, hakkımda, beni sadece 1-2 saat gördükten sonra yaptığı bu tespit için, çok teşekkür ederim. O, bunu hedeflemese de duyar duymaz, severek bu cümleyi sahiplendim.
Bu arada Aslı Filinta’nın BENİ TANIDIKÇA SEVERSİN, tshirtleri de henüz ortada yoktu. Bu açıklamanın hiç bir önemi olmasa da bunun altını çizerek hava atmaya bayılıyorum.
Konuştukça, fiziksel olarak, güzelleştiğim asla söylenemez; çünkü dişlek, çıkık çeneli ve ince dudaklı bir fizyolojim var. Bir konudan bahsederken sürekli mimiklerimi kullanıyor ve çok da gerekliymiş gibi jestlerimle bunu destekliyorum. Ve tabii ki bunların hiçbirini farkında olarak yapmıyorum. Yıllar içinde çekilen fotoğraflar ve kaydedilen videolardan kendimle ilgili edindiğim bilgiler bunlar.
01.07.2017
Aynı toplumda aynı baskılara maruz kalan, aynı kaygıları taşıyan kadınların, birbirlerini habis duygularla, kırmaya çalışmasını anlamakta zorluk çekiyorum açıkçası. Mesleki seçimleri, eş seçimleri, fiziksel özellikleri, ailesi, evliliği… liste uzayarak devam ediyor. Ve de uzadıkça da anlamsızlaşıyor.
Yaşadığı sosyal çevreye, fiziksel özelliklerine ve yönelimleri yüzünden aşağılanmalarına aldırmadan, her şeye rağmen, kendini özgürce ifade edebilen; ki bunun ne kadar zor olduğunu elbette biliyorsunuzdur, tüm kadınların, güçlerinin ve güzelliklerinin nereden geldiğine dikkatle bakın. Çok dikkatle bakın.
Ne zaman elime kağıt kalem alsam ya da bilgisayarın başına otursam, gelecek zaman kiplerini kullanmamaya özen gösteririm. -ecek’li, -acak’lı cümleleri okurken ve yazarken, cümleler agresifleşiyormuş gibi gelir bana. Şimdi de yaptığım gibi daha çok geniş zaman kullanmaya çalışırım. Geniş zamanlar ferah ve konforludur. Rahatça yerleşirsiniz içine.
Şimdiki zamana kipi olan -yor’da, geniş zaman kadar rahat edemesem de okurken ya da yazarken beni zorlamaz. Fakat tüm cümleleri şimdiki zamanda yazmaktan da hoşlanmam. Herkes ısrarla tavsiye etse de, kolaylıkla şimdiki zamanda tutunamam.
Yalnız, uykumun kaçtığı gecelerde işler biraz değişir ve her şey şimdiki zamanda oluverir. Tüm kırgınlıklar, tüm konuşmalar ve tüm hesaplaşmalar o anda o dakikada yaşanır. Ve de asla sonlanmaz.Gözüme ilk kestirdiğim kişinin, hemen o dakika karşısına geçerim, çünkü böyle gecelerde sıraya dizilip beklerler. Gerçi ben ne diye karşısına geçiyorsam; gözüme kestirdiğim kişiyi karşıma çağırırım ve başlarım; seni utandırmak istemediğim için sustum, oysa benim daha incitici cümlelerim vardı, derim. Aslında en başından beri beni nasıl kırdığını biliyordun ama bunu bile isteye yaptın çünkü sen gördüğüm en bencil insansın’ ı da eklerim. Hiç acımam! Çok acımasız olurum.
Ağzımdan çıkan hiçbir cümleyi tartmadan o anda söylerim ve sol tarafıma dönerim. Kendimi bildim bileli sırt üstü uyuyamam çünkü.
Sol tarafıma döner dönmez yepyeni biriyle karşılaşarım. Neden, ortadan kayboldun derim; sert, öfkeli… Hiç gözyaşı dökmem, kızgınlığıma yaslanıp, konuşmaya devam ederim ama asla sakinleşmem.
Gözüm başka birine daha takılır tam da o anda. Bir nefes alıp düşünür; söylecek anlamlı bir cümlemin kalmadığını farkedince, yine elbette, öfkeli ve sert bir bakış fırlatırım. Anbean sessizliği kullanırım.
Sol kolum yavaşça uyuşmaya başlayınca, yumuşak karnımı farketmesinler diye, yüzümü yastığa gömerim. Tam olarak yastığa kafa attığım da söylenebilir. Kendimi bildim bileli yastığa kafa atarak uyurum.
O kadar insana mazeret bildirmeden arkamı döndüğüm için de kendimi asla, suçlu hissetmem. Bu hareket bir Çerkez kadınına yakışmasa da, bunu hakettiklerini düşünürüm.
Hiç çekinmeden herkesin yüzüne hissettiklerimi rahatça söylemek beni bir nebze rahatlattığından huzur içinde uykuya dalarım.
Uzun ve aşağıdan baktığınızda hiç bitmeyecek gibi görünen bir yokuş hayal edin. Sağlı sollu apartmanlar, başında ortasında ve sonunda (tam 3 tane) açılmış bakkallar, sıralı arabalar ve tek tük ağaçlarla, bu yokuş İstanbul’un en eski mahallelerinden biri. İşte Saadet Apartmanı da bu yokuşlu mahallenin en tepe noktasında duruyor.
Şahane bir manzarası olsa da Saadet Apartmanı’na tek nefeste ulaşmak mümkün değil. Dura dura çıkmanız gerekir yokuşu. Etrafınıza bakmak; ve istemeseniz de yanınızdan geçenlere selam vermek zorunda kalırsınız. İnsan yanından geçenlere neden selam vermek istemez? Bilmiyorum.
Yaklaşık bir yıldır, Saadet Apartmanı’na taşındığım günden beri, bir çok enteresan olay yaşadım ama az sonra anlatacaklarımın üzerine çıkan bir şey olmamıştı açıkçası.
Saadet Apartmanı’nda her katta karşılıklı iki daire vardır. Giriş katındaki dairelerden birinde yaşayan Yaşlı Hanım’la haftada bir gün mutlaka karşılaşırız. Kapının sert vurulmasından, üst kattan gelen gürültüden ve gürültüyü yapan daireye girip çıkanlardan sıkça bahseder. Bazen tekrara düştüğü olsa da sakince dinlemeye çalışırım.
Tüm apartman sakinleri olarak, giriş katındaki bu Yaşlı Hanım’ın oğlunu, Anadolu Yakası’nda yaşadığı halde, kendisinden daha fazla tanıyoruz aslında. WhatsApp grubunda apartmanda aksayan şeylere sinirlenince, annesinin oturduğu daireyi, emekli özel harekatçılara satacağını yazarak, bizi tehdit ettiği oluyor. Üslubu da oldukça agresif. Geçenlerde bir olay yaşandı ve hepimizi payladı. Neyse onu daha sonra anlatırım.
Karşı dairesinde yaşayan, şimdiye dek 2 kez karşılaştığım, yine WhatsApp grubundaki yazışmalarından edindiğim izlenime göre, oldukça aydın ve medeni yaşlı bir bey var. Ben kendisini uzun süre, soyadından dolayı, kadın zannettiğim halde, 2-3 gün sesini çıkarmayıp, ardından nazikçe bana ismini söylediğini anımsıyorum.
Bu gün apartman kapısını açtığımda ilk kez ikisini de, dairelerinin önünde sohbet edip, hal hatır sorarlarken gördüm.
-Nasılsınız Ahmet Beyi tokalaşmıyoruz artık malum.. (korona’yı kastediyor)
-Haklısınız Melahat Hanım, bir süre böyle.. Siz nasılsınız?
Her ikisine iyi akşamlar diyerek yanlarından uzaklaştım… Onlar konuşmaya devam ediyorlardı ama ben hala aynı şeyi duyuyordum. Ahmet Bey ve Melahat Hanım.. Benimle aynı apartmanda… Saadet Apartamanı’nın giriş katında ve karşılıklı dairelerde…
AHMET, ben 2-3 yaşlarındayken akciğer kanserine yakalanarak vefat eden dedemin, MELAHAT’ta O’nun eşi olan ve kalp krizinden kaybettiğimiz, babaannemin isimleri. Babaannem 1 Temmuz, ben 3 Temmuz doğumluyum. Aramızda tam çeyrek asır var. İkimiz de yemek yiyerek sakinleşiyor, aylarca görmediğimiz insanları rüyamızda görüp, ‘iyi misin’ diye arıyor ve sevdiklerimizle bir dargın bir barışık yaşıyoruz. Babaannemden sonra ben kaldığımız yerden devam ediyorum.
Vefatının ardından, ne zaman ihtiyacım olsa etrafımda babaannemle ilgili sadece benim anlayabileceğim bazı durumlar gerçekleşti. İşaret demek istemem çünkü her seferinde işaretten daha fazlasıydı. Dedem… Hatırladığım bariz bir olay yok ama o günden sonra etrafıma daha dikkatli bakmaya başladım.
Karmakarışık bir günde Saadet Apartmanı’ndan içeri girdim, ve beni Ahmet Bey’le Melahat Hanım karşıladı. Tabii ben de tüm bu olanları hayra yordum.