14

Gerçek hayat hikayelerinden esinlenerek yazılan senaryoların, pornografik etkisi, özellikle yerli sinema ve televizyon üretimlerine sirayet etmiş durumda. Hayal etmenin güzelliğini ve benzersizliğini elimizden almaya, izlediğimiz her işi magazinsel olarak okumaya doğru bizi iten, izlerken yaşanılan deneyimin sonunda, seyirciyi sığ sorularla baş başa bırakan bir durumla karşı karşıyayız. Gerçekten öyle miymiş? Tüm bunlar gerçekten yaşanmış mı? Ya ben de bu durumda kalsaydım? Neredeyse, her film ve dizi Müge Anlı programına dönüştü. Müge Anlı’dan haberdar olup izlediği için, kınayıp, burun kıvırdıklarımıza, bir özür borçluyuz bence. Müge Anlı’dan kastım, o kuşakta yayınlanan programların tümü. Müge Anlı ve diğerleri… Kırmızı Oda, Masumlar Apartmanı, Doğdun Ev Kaderindir… gibi dizilerin yapım/yönetim kalitesi dışında (ki seyircinin kalite konusundaki seçiciliği hepimizin malumu), izlenmesinin en büyük nedeni; İzlerken yarattığı katarsis etkisi elbette. Oh be! benden kötü durumda olanlar da varmış. Vay anasını! İnsanlar nelerle uğraşıyorlar! Şükür! Çok şükür! Şükür!

‘Gerçek bir hayat hikayemi’ anlatmak üzere, bilgisayarın başına oturduğumda, yazıya böyle başlamak aklımın ucundan dahi geçmemişti. Tek bir şey vardı aklımda; 13-14 yaşlarım ve belimden aşağı sarkan upuzun sarı saçlarım. Gündüzleri sıcak, geceleri soğuk geçen Temmuzlardan birinde, günlük rutinlerim çok değişmese de o yıl başka bir heyecan içerisindeydim. Uyanır; kahvaltından sonra, evdeki kadın güruhunun kendi aralarındaki konuşmalarını dinler, ben anlamayayım diye, çerkesce baktıkları kahve fallarına kulak kesilir, tam da saat 12.00 civarı kendimi sokağa atardım. İçin için, bana da fal baksalar keşke, diye düşündüğümü anımsıyorum. 13 yaşında, bir kahve falıdan beklentim yalnızca; alfabetikti. Yani fincanda, hep şahit olduğum üzere, harflerin çıkmasını istiyordum; ama alfabedeki rastgele harfler de değil elbette. G harfi mesela yada H. Ö de fena değil, o da olurdu. Ancak, falı bakan kişinin gördüğü bir harf, aklınızdaki kişinin ismi içinde yoksa, soyadında aramak; çerkesce konuşulsa da anladığım kadarıyla, gerçekçi bir yaklaşım değildi. Çünkü elbette bilirsiniz ki, kahve falları her zaman gerçeğin ta kendisini yansıtırlar. Bunu zamanla öğrendim. Kuzenimin, aslında annemin kuzeni, bisikletini alıp kendimi sokağa attığımda, genellikle, güneş tepede ve hava 45 derece olur ve fakat bu durum benim umrumda olmazdı. Bisikletle birlikte, yine kuzenimin walkmanini alır, akşamları bahçedeki çardakta da dinlediğimiz kaseti içine yerleştirir; tekrar ve tekrar ve de tekrar, aynı şarkıyı dinler, hep aynı sokaktan geçerdim. Kaset Leman Sam’ın, sokaksa Gökhan Abi’nin (aramızda çok yaş farkı yoktu bence -10 yaş- ama abi demek durumdaydım.) evlerinin olduğu sokaktı. Gökhan Abi’nin çalıştığını biliyordum ama yine de dön dön o sokaktan geçmek benim için çok önemliydi.

Leman Sam/Hey Yıllar

Akşamları hava serinler serinlemez, çardağa inilir, gündüz sıcak yüzünden yenilip içilemeyen her şey tüketilir ve sonra büyükler, bahçeyi gençelere bırakırdı. Gökhan Abi, her akşam gelmezdi ama geldiğinde de yemekten sonra gelirdi. Ben yemeğe, beni uzun ve yaşımı da büyük gösterdiğini düşündüğüm için topuzumla katılırdım. Hangi gün geleceğini bilmediğim için de hep hazırlıklı olmak durumundaydım. Genelde de bahçe kapısına arkam dönük oturuyordum. Bugün bile neden sırtımı kapıya döndüğümü, anlayamıyorum! Hala benzer şekilde davrandığım da oluyor gerçi. Neyse. O akşam, çardağa en son ben indim. Biraz da keyifsizdim, muhtemelen gündüz, bisiklet kullanırken başıma güneş geçtiği içindi. Tam olarak hatırlamıyorum. Hatırladığım; bahçeden gelen kahkahalara kayıtsız kalamayışım. Halsiz olsam da topumuzu yaptım ve yanlarına gittim. Gökhan Abi de gelmişti. Beni görür görmez Dünya’yı kurtarmayı bırakıp ve biraz da müziğin sesini kısıp, hep bir ağızdan benimle ilgilendiler. Herkes bir şey söylüyordu. Sen yokken sohbetin tadı çıkmıyormuş dediler, her zaman oturduğum yeri işaret ederek. Biraz utandım ama hoşuma da gitti. Sonra bir anda gelişim sıradanlaştı ve bir şairden bahsetmeye başladılar. Muazzam eserleri varmış, nasıl olur da, hiçbir şey anlatmaya çabalamadan her şey tek bir dizede anlatılırmış… Masadaki kızlardan biri, sohbetin akışını değiştirmek istemediği için sesini biraz düşürerek, Gökhan’ın kulağına doğru eğildi ve şöyle dedi; N’oldu Gökhan kızla, toparlayabildiniz mi durumları?

Ertesi gün ancak, hava biraz serinlemeye başlarken kendime geldim ve bir şeyler yiyip kimseyle de konuşmadan, walkmani alıp (içinde aynı kaset vardı) evden çıktım. Saçlarım dağınıktı, annem taramak istedi, izin vermedim. Bütün toklalarımı çıkardım, elimle düzelttim saçlarımı ve bisiklete bindim. Kulağımda yine Leman Sam şarkı söylüyordu; ama o gün Gökhan Abi’nin evinin önünden geçmedim.

Bir arkadaşım, izlediği bir tiyatro oyununun, tekstinde şu cümleyi yakalamış; ‘Herkes beğenilmek istiyor, kimsenin sevmeye cesareti yok’. Anlattığım hikayeyle direkt olarak bağlantısı olmasa da anlatmadıklarımla net bir şekilde bağlantılı bu cümle, o yüzden tam da burada kalsın istiyorum.

13

Yıllarca yaşadığım evlerin hepsinden, anahtarı kapının üzerinde, ama olmaması gereken tarafta bırakıp unutarak, ve peşi sıra daire kapısını çekerek, çıktım. Bunda bir tuhaflık yok, insanlar anahtarlarını içeride unuturlar, bu herkesin başına gelebilir, diye düşünmeyi de durumun rutinleştiğini fark edince bıraktım. Anahtarın kapıda (ve içeride) olduğunu anladığım ve kapıyı çektiğim o ânı; salise olarak bile adlandıramayacağım o kısacık ânı, birilerine tarif edebilmek isterdim. Beynim, bedenim üzerindeki kontrolünü kaybetmiş, nasıl bir duruma sürüklendiğimi görüyorum ama müdahale edecek vaktim de kalmamış gibi, bir his. Gibisi fazla; bayağı bayağı öyle bir his.

Yedek maskeler, kolonya, karton bardak, ilaçlar ve anahtar… Tıka basa endişeyle doldurduğum çantamı sırtlanıp, bildiğim sokaklardan tekrar tekrar geçerken yeni bir şeylere heyecanlanmayı bekliyor, bazen beklentilerimi karşılıyor bazen de karşılayamıyorum. Çünkü her şey benimle ve beklentilerimle ilgili. Bütün Dünya bunun üzerine kurulmuş olmalı; başka türlüsü mümkün olamaz. Beynim, bedenim üzerindeki kontrolünü kaybetmiş, nasıl bir duruma sürüklendiğimi görüyorum ama müdahale edecek vaktim de kalmamış gibi.

12

Çok fazla şey oldu…

Mesela, Saadet Apartmanı’nda mantolama çalışmaları başladı/bitti. Apartmanın etrafındaki iskeleler sökülürken , bana sorulmadan kesilen, balkondaki çamaşır demirleri içime dert oldu. Telefonumu günün herhangi bir saatinde ‘merhaba, deniz hanım nasılsınız, diyerek açan Çilingir, artık arkadaşım oldu. Sabah saat 09.00’da, 2 çocuklu mutlu mesut yaşayan eski erkek arkadaşımdan gelen sms’le uyandığım bir gün de oldu mesela. ‘ Rüyamda seni 100 m engelli koşan, milli bir atlet olarak gördüm, her şey yolunda mı?’… Eski erkek arkadaşıma malum olma şeklime bakar mısınız?

Şu da oldu; çamaşır demirlerimi bana sormadan kesen ustaların başına gökten (tam olarak benim camın pervazından) sevgiler değil, kedi kumu yağdı. Temiz bir kedi kumu olsa ne ala; Tırtıl’ın tuvaletinden aldığım kendisinin kirletmiş olduğu kum. Yani içinde hem çişi hem de kakası olan. Ve bu elbette kasten olmadı. Ama işte gökten bazen de Allah’ın takdiri yağıyor, engel olamıyorsunuz.

Şiddet, taciz ve tecavüz olaylarını, Allah’ın takdiri olarak gören, erk düşünceye de bir şey oldu. Türkiye’de başlatılan sosyal medyada farkındalık çalışması, instagram üzerinden tüm dünyada ses getirdi. Virüse rağmen, seslerini duyurmak için sokağa çıkan kadınlar, sosyal medyada gördükleri desteği sokakta göremedi. Polis şiddetine maruz kalan, yerlerde sürüklenen kadınların görüntüleri instagram hesaplarının ana sayfalarından paylaşılmadı ve başlatılan hashtag çalışması kadar da ses getirmedi. Yerde sürüklenen kadınlar yeterince güzel görünmüyordu.

Şiddete meyilli, tecavüzcü erkekleri, anneleri yetiştiriyor diyen herkese uzun zaman parçası olduğum bir süreçte yaşadıklarımdan, bahsetmek isterim; 5-6 yıl kadar önce, o dönem Türkiye’de en çok izlenen tv.projelerine imza atan yapım şirketinin, casting director’ı olarak çalışıyordum. Yaptığımız projelere başvuran insanlara sorduğumuz sorulardan biri de; ‘Bugüne kadar yaşadığınız en talihsiz olay neydi?’ oluyordu. Kadın/Erkek bu soruyu yanıtlayan bireylerin %80’inin hikayesi, inanır yada inanmazsınız, babalarına dayanıyor. 60 yaşına gelen insanlar bile, ailelerinin travmatik boşanma süreçlerini atlatamadıklarından bahsederlerdi. Babalarını hiç görmemiş çocuklar, iş kurmak için kredi çeken babalarının geride bıraktığı borçlarıyla ilgilenmek zorunda kalan çocuklar, gözlerinin önünde annelerine şiddet uygulanan çocuklar ve çalışma bahanesiyle asla evde olmayan babalar…

Şimdi; bütün sosyal medya çalışmalarına katılmış, #istanbulsözleşmesiyaşatır hashtagini kullanarak fotoğraf paylaşan erkeklere soruyorum; Annenize, eşinize, sevgilinize, çocuğunuza, komşunuza bugüne kadar nasıl davrandınız?

Ve sevgili hemcinslerim; baba adayı olarak hayatınıza aldığınız erkekler, doğurmak istediğiniz çocuğun sorumluluğunu taşıyabilecek olgunluktalar mı? İyi günde. Kötü günde.

11

Kırık dökük geçen çocukluğunu ben kahvaltı ederken, bana eşlik ederek, anlatıyordu babaannem. Her sene Ağustos Ayı’nda baş başa geçirdiğimiz günlerde, sabahları düzenli olarak anlatıyor ve de ağlıyordu. Sonra da 5 dakika önce ağlayan kadın, O değilmiş gibi, telefonda Sula Teyze’ye kendi yaptığı zeytinyağlı enginarın inceliklerini üşenmeden anlatırdı. Anlatırken de havasından geçilmiyordu elbette; çünkü ne kadar anlatırsa anlatsın kimse zeytinyağlı enginarı babaannem gibi pişiremiyordu. Muhtemelen kimselere söylemediği bir sırrı vardı. Yada el lezzeti dedikleri şey; bilmiyorum. Her neyse de bende olmadığı kesin.

Halam işe gittikten sonra (halam ve babaannem birlikte yaşıyorlardı), babaannemin günü, beni uyandırıp kahvaltıya oturtmak, yeterince yediğime ikna olduktan sonra, elime kağıt kalemi verip anlattıklarını not ettirmek olurdu. Anlatsa roman, çekilse film olacak cinsten bir hikayesi vardı babaannemin. Bir çoğumuz gibi… Bir çok kadın gibi… 10-11 yaşlarındaydım ve bütün hikayesini anlatacağıma ve uğradığı tüm haksızlıkları duyuracağıma inancı tamdı. O’nun sesi olmamı hayal ediyordu; ve aynen bu cümleyle ifade etti bunu.

Babaannem bir Çerkez kadınıydı, annem gibi. Annemi görür görmez kan çekmiş olacak ki hemen göz bebeği en büyük oğluyla evlendirmek istemiş. Fiziksel olarak da babaannem ve annem birbirlerine çok benzerlerdi. Aynı mavilik ve aynı beyazlık. Ve hatta aynı hayal kırıklıkları. Bu kısmı yalnızca ben biliyorum tabi. Genç bir Çerkez kadınının oğluyla anlaşabileceğini, kendisine boy boy torunlar doğuracağını düşünmüş olsa da evdeki hesap çarşıya uymamış ve bizimkilerin evlilikleri yalnızca 5 yıl sürmüş. Sürdü. Ben de oradaydım.

Yaşadığım bazı anları, sanki benim başıma gelmemiş de başkasından dinlemişim gibi anımsıyorum. Çok tuhaf bir rüya hali. Var ama yok gibi. Babaannemle yazları yaptığımız sabah kahvaltıları, baston kullanmasına rağmen (dizinde ciddi bir sorun vardı ve yürürken zorlanıyordu.) bana eşlik etmek için Küçükyalı’dan sandal kiralayıp yaptığımız deniz sefaları ve herkesten gizli gizli yediğimiz dondurmalar. Gizliydi çünkü biraz kilo verse dizleri rahatlayacaktı. Başka bir çok sırrımız daha vardı.

Babaannemle aramızda tam 50 yıl 2 gün var. Vefatının üzerinden 10 küsur yıl geçmiş olmasına rağmen öldüğü değil, doğduğu günü anımsıyorum. Her sene yeni yaşımıza birlikte giriyoruz. Annem ve babaannemi benzer kılan bir çok özelliği ben de taşıyorum. Beyazlık ve mavilik en büyük ortak noktamız. Bu arada 1‘i okuyanlar Saadet Apartmanın’ndaki Ahmet Bey’i tanıyorlar. Ve karşı dairesinde yaşayan Melahat Hanım’ı. Ahmet Bey artık Saadet Apartmanı’nda yaşamıyor ve maalesef bütün oyunum bozuldu; ama yenisinin kapıda olduğunu da hissediyorum. Bu ara Saadet Apartmanı’nda yaşananlar beni pek heyecanlandırmıyor açıkçası. Ustalar, tozlar ve sesler..

Size de kalbiniz bir şeye kırılmış ama sebebini bulmak imkansızmış gibi geldiği oluyor mu? Bu kez lafı biraz fazla uzattım.

10

Fark edilmek için çok küçük olduğunu düşünüyorsan, bir sivrisinekle aynı odada uyumayı dene.’ Bu Afrika Atasözü’nden, Instagram’daki, anda mısın hesabı sayesinde haberdar oldum. Okur okumaz, aklımdan geçen ilk şey; fakat kabul edelim sivrisinekler de biraz fazla küçükler, oldu. Aynı gece sabaha karşı bir sivrisinek vızıltısıyla uyandım; üstelik kaşınarak. Beni uyandırmadan alacağını almış ve sanki veda etmek istiyor gibi kulağıma bir şeyler fısıldıyordu. Sağolsun. Kadir kıymet bilen, teşekkürü çok görmeyen bir sivrisinekti. O gecenin sabahında bir sivrisineğin, ne kadar kan emebildiğini ve o şişkinle neler yaşadığını merak ettim. Çünkü yapacak daha iyi bir işim yoktu.

Bazı günler yolda çok güzel yapraklara rastlıyorum, selamlaşıyoruz.

Şimdi şuradan başlayalım; kan emen ve uçarken yüksek ses çıkararak, vızıltısıyla bizi uyutmayanlar; dişi sivrisinekler. Erkek olanlar memelilerin kanlarıyla beslenmiyorlar zaten ve sesleri de dişiler kadar çok çıkmıyor; neyse ki. Hatta erkek sivri sinekler, dişileri seslerinden tanıyarak peşlerine düşüyorlar.

Sesini duyurmadan, hortumunu (bir ismi daha var ama buraya yazarken kendimi, okurken de sizi yormak istemiyorum.) teninize usulca sokabilen dişi sivrisinek, tam bu anda bir sıvı salgılıyor ve bu sayede sokulan kişi acı hissetmiyor. Sivrisinekler bizi rahatsız etmemek, uyandırmamak için bir nevi lokal anestezi yapıyor gibiler. Bu denli özenli ve profesyonel bir yaklaşıma maruz kaldığımı öğrenince, açıkçası gururum okşandı. Kanınızı emerlerken uyanmadıysanız güne, kaşıntıyla ve vücudunuzdaki kırmızı lekelerle uyanıp, etrafınızdaki duvarlara intikam ateşiyle bakarak, başlıyor olabilirsiniz. Sizi bu hale getiren sivrisineği bularak öldürmek arzusunda olanlara sesleniyorum; Yapmayın. En fazla 1-2 ay ömrü olan bu küçük canlılar sizden aldıkları demir ve protein desteğiyle yumurtalarını yakın bir yere, su kenarına, bırakabilmek için 1-2 gün dinlemek ve ardından da yumurtlamak zorundalar. Dişi sivrisinekler yumurtalamak için ihtiyaç duydukları protein ve demiri, memelilerin kanlarından karşılıyorlar. Sistem böyle işliyor.

Dünya’nın ve Güneş’in değişen, farkılılaşan manyetik alanları , çekirgeler, kuşlar ve karıncalar gibi sivrisineklerin de yollarını şaşırmalarına, düzenlerinin değişmesine sebep olabilir. Ve sivrisinekler için ağlamayı da saçma buluyorum.

9

Değişim, Saadet Apartmanı’ndan başlayarak tüm dünyaya dalga dalga yayılacak, gibi hissediyorum. Herkes dijital bir çağa geçmek üzere hazırlıklarını yaparken bu apartmanda ilişkilerin geleneksel yöntemlerle devam edeceğinden hiç şüphem yok. Değişim bunun neresinde diye düşünenlere şunu sormak isterim; Değişim, her zaman ileri doğru atılan bir adım olmak zorunda mıdır? Kendim sorup kendim cevaplamış olmayayım diyorum ama oluveriyorum; değildir. Tdk’ya siz de bir bakıverirsiniz.

Hangi dijital devrim apartman boşluklarında yankılanan seslerin ya da duyulan kokuların yerini alabilir? Bir keresinde de adaçayı yakarken, biraz abartmış ve bunu da farketmemiş olduğum için benzer bir; Yangın mı var? mesajı almış; ve onu da görmediğim için kapım çalmıştı. Ayrıca, tüm bunları bloğuna yazmak için mi uyduruyorsun diyen arkadaşıma da şunu söylemek istiyorum; Bunlar benim iyi günlerim. 2000’li yılların başında bir arkadaşım, animasyon yapmayı bilmediği halde, benim için uğraşıp, ‘pişmiş tavuk’ animasyonu yapmıştı. Evet hediye olarak. Dediğim gibi; bunlar benim iyi günlerim.

Saadet Apartmanı’nda ki muadilim de; giriş katındaki Melahat Hanım’dır; maalesef bunu kabul etmek zorundayım. Çünkü; ikimiz de benzer şekillerde apartmanda dikkat çekmeye çalışıyoruz. Bir akşam, hatta gece, ocaktaki kocaman kuzu budu unutup, televizyon karşısında uyuyakaldığı için, çıkan duman ve koku sebebiyle ortalık karışmıştı. Ama nasıl bir karışmak… Hepimiz yine aynı WhatsApp grubundan Melahat Hanım’ın oğlu tarafında azarlandık. Melahat Hanım’ı grupta oğlu temsil ettiği için, mesajlardan tedirgin olup; beni neden huzursuz ediyorsunuz diye veryansın etmişti. Küçüçük bir şeyi (ona göre şikayetçi olunan şey yemek kokusuydu) neden abartıp, tedirgin olmasına sebep olmuşmuşuz! Olayın annesinin evinde yaşandığını öğrenince sesi soluğu çıkmadı tabi. Ben bir özür bekledim açıkçası; aman sanki hayattaki tüm beklentilerim de gerçekleşiyor mu ki, diyerek devam. Çok zor olmadı.

Teklifim şudur ki; Beşiktaş ilçesindeki Saadet Apartmanı, sakinlerinin alışkanlıkları ve nitelikleri sebebiyle dijital devrimi falan boşverip, bir federasyon olarak hayatına devam etsin. Mübalağa, (ki iyisini yapabilmek bir sanattır ve ben hiç sevmem) ettiğimi düşünenlere cevabını alamayacağımı bilerek de olsa şunu sormak istiyorum; Bildiğiniz, koronasız, iyi bir tesisatçı var mı? Öyle görünüyor ki bana bu hafta lazım olacak.

6

Aklımdaki bir şeyler, yapmayı düşündüğüm diğer şeyleri yapmama engel oluyor. Biraz karmaşık bir durum. Doğru zamanda doğru yerde doğru insanlarla olduğuma kendimi ikna edebildiğim çok az an var. Zamanımı doğru yönetemediğim gibi varmak istediğim yere nasıl varacağımı, konuyu Aşk-ı Memnu’ya nasıl getireceğimi de merak ediyorum. Esengül Hanım’ın kulakları çınlasın.

Aşkı-ı Memnu hafta içi her gün saat 10.45’te (aslında 11.00’da) Kanal D’de yayınlanmaya başladı. Fena bir giriş olmadı sanki. Diziyi, oturup baştan sona hiç izlememiştim. Kasten değil yalnızca denk getiremedim. Ama elbette dizi hakkındaki her şeyi biliyorum ve romandan da haberdarım. Yazın tekrarları yayınlandığında, mutlaka kahvaltıma eşlik eden bir kaç sahnesi oluyordu. Her yaz aynı şaşkınlık; izle izle bitmeyen, eskimeyen bir dizi. Bu dönemde düzenli olarak seyretmeye başladım ve bugün 13. Bölüm’ü izledikten sonra dizi benim için; Annesiyle ve değiştiremeyeceğini düşündüğü kaderiyle kavgaya tutuşan genç bir kadının hikayesine dönüştü. Belki bazıları için en başından beri öyleydi. Bilemiyorum. Ama ben her zaman biraz geriden ve ağır aksak adımlarla gelirim, buna alıştım. Siz de alışın.

Bir süredir, tercihlerimi kendi özgür irademle yaptığımdan şüphe ediyorum. Zamanı yönetmek bir kenara, kendi kendimizi yönetebildiğimizden bile emin değilim artık. Detaylara girmeden kabaca; Bihter, sırf annesinin sinirini bozmak için Adnan’la evleniyor. Üstelik 13. bölümde, aslında daha da önce, bu evliliğin yanlış olduğunu farketmesine rağmen, aynı inatlaşmayı farklı kişilerle de devam ettirerek, ait olmadığı o ilişkide ve o evde kalmaya devam ediyor. Ne yazık ki, başını belaya sokacak, göğsüne silah dayayacak noktaya gelinceye kadar.

Kader, ihtimallerden oluşan koca bir okyanussa eğer, yani gerçekten öyleyse, içine düştüğüm hırslar, inatlaşmalar ve güç gösterileri olmadan, nerede yüzüyor olurdum acaba bugün? Daha mutlu/ başarılı/ huzurlu/ zengin /sağlıklı olur muydum? Bu sorunun içinden çıkmam mümkün değil. Bazı sorular, cevabını düşünmenize izin vermiyor. Kendi başına koskocaman duruyor.

7. sınıftaki Coğrafya Öğretmenim Esengül Hanım, bir gün annemi okula çağırıp; Deniz, soruduğum soruların cevaplarını bildiği halde detaylarda kayboluyor ve bir türlü sadede gelemiyor demişti. Öngörüleri kuvvetli bir kadınmış. Sadede gelmekte zorlandığımı kabul ediyorum. En iyisi devam etmemek.

3

Bu benim kendi tespitim değildi… Konuştukça güzelleştiğime ben karar vermedim. Ve hatta benim arkamdan, hakkımda kurulan bu cümle, bana iltifat olarak da söylenmedi.

‘Bu kızı biraz fazla abartmışsınız, öyle pek de bir özelliği yok, konuştukça güzelleşip yüzüne bakılır hale geliyor…’ gibi devam eden bir cümleydi sanırım. Devamı da vardı ama duyacağım kadarını duyduğum için gerisini dinlemedim.

Arkadaşım, kendi arkadaşının benimle ilgili bu yorumunu, saçma ve komik bulduğu için(?), bana anlatır anlatmaz, aklımdan geçen ilk şey; bu cümleyi hemen bir tshirtün üzerine yazdırıp gururla taşımalıyım, oldu. Ceylan’ın çocukluk arkadaşı Özge’ye, hakkımda, beni sadece 1-2  saat gördükten sonra yaptığı bu tespit için, çok teşekkür ederim. O, bunu hedeflemese de duyar duymaz, severek bu cümleyi sahiplendim.

Bu arada Aslı Filinta’nın BENİ TANIDIKÇA SEVERSİN, tshirtleri de henüz ortada yoktu. Bu açıklamanın hiç bir önemi olmasa da bunun altını çizerek hava atmaya bayılıyorum. 

Konuştukça, fiziksel olarak, güzelleştiğim asla söylenemez; çünkü dişlek, çıkık çeneli ve ince dudaklı bir fizyolojim var. Bir konudan bahsederken sürekli mimiklerimi kullanıyor ve çok da gerekliymiş gibi jestlerimle  bunu destekliyorum. Ve tabii ki bunların hiçbirini farkında olarak yapmıyorum. Yıllar içinde çekilen fotoğraflar ve kaydedilen videolardan kendimle ilgili edindiğim bilgiler bunlar.

01.07.2017

Aynı toplumda aynı baskılara maruz kalan, aynı kaygıları taşıyan kadınların, birbirlerini habis duygularla, kırmaya çalışmasını anlamakta zorluk çekiyorum açıkçası. Mesleki seçimleri, eş seçimleri, fiziksel özellikleri, ailesi, evliliği… liste uzayarak devam ediyor. Ve de uzadıkça da anlamsızlaşıyor.

Yaşadığı sosyal çevreye, fiziksel özelliklerine ve yönelimleri yüzünden aşağılanmalarına aldırmadan, her şeye rağmen, kendini  özgürce ifade edebilen; ki bunun ne kadar zor olduğunu elbette biliyorsunuzdur, tüm kadınların, güçlerinin ve güzelliklerinin nereden geldiğine dikkatle bakın. Çok dikkatle bakın.

Birbirimize ilham vermemiz dileğiyle…