11

Kırık dökük geçen çocukluğunu ben kahvaltı ederken, bana eşlik ederek, anlatıyordu babaannem. Her sene Ağustos Ayı’nda baş başa geçirdiğimiz günlerde, sabahları düzenli olarak anlatıyor ve de ağlıyordu. Sonra da 5 dakika önce ağlayan kadın, O değilmiş gibi, telefonda Sula Teyze’ye kendi yaptığı zeytinyağlı enginarın inceliklerini üşenmeden anlatırdı. Anlatırken de havasından geçilmiyordu elbette; çünkü ne kadar anlatırsa anlatsın kimse zeytinyağlı enginarı babaannem gibi pişiremiyordu. Muhtemelen kimselere söylemediği bir sırrı vardı. Yada el lezzeti dedikleri şey; bilmiyorum. Her neyse de bende olmadığı kesin.

Halam işe gittikten sonra (halam ve babaannem birlikte yaşıyorlardı), babaannemin günü, beni uyandırıp kahvaltıya oturtmak, yeterince yediğime ikna olduktan sonra, elime kağıt kalemi verip anlattıklarını not ettirmek olurdu. Anlatsa roman, çekilse film olacak cinsten bir hikayesi vardı babaannemin. Bir çoğumuz gibi… Bir çok kadın gibi… 10-11 yaşlarındaydım ve bütün hikayesini anlatacağıma ve uğradığı tüm haksızlıkları duyuracağıma inancı tamdı. O’nun sesi olmamı hayal ediyordu; ve aynen bu cümleyle ifade etti bunu.

Babaannem bir Çerkez kadınıydı, annem gibi. Annemi görür görmez kan çekmiş olacak ki hemen göz bebeği en büyük oğluyla evlendirmek istemiş. Fiziksel olarak da babaannem ve annem birbirlerine çok benzerlerdi. Aynı mavilik ve aynı beyazlık. Ve hatta aynı hayal kırıklıkları. Bu kısmı yalnızca ben biliyorum tabi. Genç bir Çerkez kadınının oğluyla anlaşabileceğini, kendisine boy boy torunlar doğuracağını düşünmüş olsa da evdeki hesap çarşıya uymamış ve bizimkilerin evlilikleri yalnızca 5 yıl sürmüş. Sürdü. Ben de oradaydım.

Yaşadığım bazı anları, sanki benim başıma gelmemiş de başkasından dinlemişim gibi anımsıyorum. Çok tuhaf bir rüya hali. Var ama yok gibi. Babaannemle yazları yaptığımız sabah kahvaltıları, baston kullanmasına rağmen (dizinde ciddi bir sorun vardı ve yürürken zorlanıyordu.) bana eşlik etmek için Küçükyalı’dan sandal kiralayıp yaptığımız deniz sefaları ve herkesten gizli gizli yediğimiz dondurmalar. Gizliydi çünkü biraz kilo verse dizleri rahatlayacaktı. Başka bir çok sırrımız daha vardı.

Babaannemle aramızda tam 50 yıl 2 gün var. Vefatının üzerinden 10 küsur yıl geçmiş olmasına rağmen öldüğü değil, doğduğu günü anımsıyorum. Her sene yeni yaşımıza birlikte giriyoruz. Annem ve babaannemi benzer kılan bir çok özelliği ben de taşıyorum. Beyazlık ve mavilik en büyük ortak noktamız. Bu arada 1‘i okuyanlar Saadet Apartmanın’ndaki Ahmet Bey’i tanıyorlar. Ve karşı dairesinde yaşayan Melahat Hanım’ı. Ahmet Bey artık Saadet Apartmanı’nda yaşamıyor ve maalesef bütün oyunum bozuldu; ama yenisinin kapıda olduğunu da hissediyorum. Bu ara Saadet Apartmanı’nda yaşananlar beni pek heyecanlandırmıyor açıkçası. Ustalar, tozlar ve sesler..

Size de kalbiniz bir şeye kırılmış ama sebebini bulmak imkansızmış gibi geldiği oluyor mu? Bu kez lafı biraz fazla uzattım.

8

Otobüse bindiniz; ve sadece iki koltuk boş. Neye göre, hangi koltuğa oturacağınıza karar verirsiniz? Ben, genellikle, diğer koltukta oturan kişiye göre karar veriyorum. Kısa mesafe de olsa, yol boyunca beni huzursuz edecek bir şey yapabilme potansiyeli var mı; şöyle bir bakıyorum önce. Sinirimi bozma ihtimali olan birini 5sn görmem, anlamam için yeterli oluyor zaten. Tabii ki gözlerimi insanların üzerine de dikip bakmıyorum. Ayıp sonuçta. Daha çok kedim Tırtıl’ın yıllarca bana öğrettiği taktikleri kullanarak analiz etmeye çalışıyorum. Elbette ki kokular… Yüksek sesle telefonla konuşan biri varsa da o koltuğu tercih etmiyorum, artık. Çünkü; tüm ayrıntılarıyla bildiğim ama kimin anlattığını asla çıkaramadığım bir çok olay anımsıyor ve sahibini bilmediğim hikayeleri aklımda istemiyorum. Zaten uzun bir süredir de otobüse binmiyorum.

Mutfağa koymak istemediğim için camın önüne bıraktığım, kabuklu cevizlerim, kargalar tarafından kaçırıldı. 1 kilo cevizden geriye sadece 7-8 tane kaldı. Kabuklu cevizler, limon ve portakallar… hepsini, kalın kabuklarına güvendiğim için, bulaşık deterjanıyla yıkıyorum. Mutfakta yaptığım başka tuhaflıklar da var ama her şeyi de buraya yazacak değilim. Karpuzu bekliyorum asıl. Herhalde bu yaz, rahatça yiyebileceğim tek meyve karpuz olacak ve o da bu seremoniden kaçamayacak.

Sert kabuklu olma metaforu benim için tüm çekiciliğini kaybetti. Eninde sonunda bir yolunu bulup, mesela pril’le yıkayıp, kabuğun içindekine ulaşmak mümkün. Bugünlerde mümkün olmayacağını düşündüğüm bir çok şey yaşanıyor. Her şeyi de buraya yazacak değilim elbette.