Kırık dökük geçen çocukluğunu ben kahvaltı ederken, bana eşlik ederek, anlatıyordu babaannem. Her sene Ağustos Ayı’nda baş başa geçirdiğimiz günlerde, sabahları düzenli olarak anlatıyor ve de ağlıyordu. Sonra da 5 dakika önce ağlayan kadın, O değilmiş gibi, telefonda Sula Teyze’ye kendi yaptığı zeytinyağlı enginarın inceliklerini üşenmeden anlatırdı. Anlatırken de havasından geçilmiyordu elbette; çünkü ne kadar anlatırsa anlatsın kimse zeytinyağlı enginarı babaannem gibi pişiremiyordu. Muhtemelen kimselere söylemediği bir sırrı vardı. Yada el lezzeti dedikleri şey; bilmiyorum. Her neyse de bende olmadığı kesin.
Halam işe gittikten sonra (halam ve babaannem birlikte yaşıyorlardı), babaannemin günü, beni uyandırıp kahvaltıya oturtmak, yeterince yediğime ikna olduktan sonra, elime kağıt kalemi verip anlattıklarını not ettirmek olurdu. Anlatsa roman, çekilse film olacak cinsten bir hikayesi vardı babaannemin. Bir çoğumuz gibi… Bir çok kadın gibi… 10-11 yaşlarındaydım ve bütün hikayesini anlatacağıma ve uğradığı tüm haksızlıkları duyuracağıma inancı tamdı. O’nun sesi olmamı hayal ediyordu; ve aynen bu cümleyle ifade etti bunu.
Babaannem bir Çerkez kadınıydı, annem gibi. Annemi görür görmez kan çekmiş olacak ki hemen göz bebeği en büyük oğluyla evlendirmek istemiş. Fiziksel olarak da babaannem ve annem birbirlerine çok benzerlerdi. Aynı mavilik ve aynı beyazlık. Ve hatta aynı hayal kırıklıkları. Bu kısmı yalnızca ben biliyorum tabi. Genç bir Çerkez kadınının oğluyla anlaşabileceğini, kendisine boy boy torunlar doğuracağını düşünmüş olsa da evdeki hesap çarşıya uymamış ve bizimkilerin evlilikleri yalnızca 5 yıl sürmüş. Sürdü. Ben de oradaydım.

Yaşadığım bazı anları, sanki benim başıma gelmemiş de başkasından dinlemişim gibi anımsıyorum. Çok tuhaf bir rüya hali. Var ama yok gibi. Babaannemle yazları yaptığımız sabah kahvaltıları, baston kullanmasına rağmen (dizinde ciddi bir sorun vardı ve yürürken zorlanıyordu.) bana eşlik etmek için Küçükyalı’dan sandal kiralayıp yaptığımız deniz sefaları ve herkesten gizli gizli yediğimiz dondurmalar. Gizliydi çünkü biraz kilo verse dizleri rahatlayacaktı. Başka bir çok sırrımız daha vardı.
Babaannemle aramızda tam 50 yıl 2 gün var. Vefatının üzerinden 10 küsur yıl geçmiş olmasına rağmen öldüğü değil, doğduğu günü anımsıyorum. Her sene yeni yaşımıza birlikte giriyoruz. Annem ve babaannemi benzer kılan bir çok özelliği ben de taşıyorum. Beyazlık ve mavilik en büyük ortak noktamız. Bu arada 1‘i okuyanlar Saadet Apartmanın’ndaki Ahmet Bey’i tanıyorlar. Ve karşı dairesinde yaşayan Melahat Hanım’ı. Ahmet Bey artık Saadet Apartmanı’nda yaşamıyor ve maalesef bütün oyunum bozuldu; ama yenisinin kapıda olduğunu da hissediyorum. Bu ara Saadet Apartmanı’nda yaşananlar beni pek heyecanlandırmıyor açıkçası. Ustalar, tozlar ve sesler..
Size de kalbiniz bir şeye kırılmış ama sebebini bulmak imkansızmış gibi geldiği oluyor mu? Bu kez lafı biraz fazla uzattım.
